| 7-G MENÜ |
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
| |
.gif) .gif) .gif) .gif)
Sözlü Kültür Ürünleri
İnsanlar arasındaki ilişkilere değişik açılardan bakan dil ile kültür olaylarının kesiştikleri en verimli kavşak, sözlü kültür ürünlerinin ortaya çıktığı alanlardır. Bu genellikle "halk edebiyatı" adını alır ve içinde çeşitli anlatı türlerini barındırır.
Folklorumuzun bir dalı olan halk edebiyatı içindeki ürünlerin genellikle yaratıcısı, sahibi belli değildir. Bu ürün vaktiyle herhangi biri tarafından söylenmiş veya ilk kez uygulanmışsa da, zamanla bu kişinin adı-sanı unutulmuştur. Halk bu ürünü dilden dile, kulaktan kulağa yüzlerce yıl aktarmış, aslına sadık kalarak atasındananasından dinlediği gibi kendi çocuklarına da bu mirası devretmiştir. Ata sözleri, fıkralar, hikâyeler, masallar, bilmeceler, efsaneler düz yazı örnekleri olarak halk edebiyatında yer alırken; mâniler, türküler, destanlar manzum örnekler olarak kendilerini koruyagelmişlerdir.
Halk edebiyatının başka bir kolu da ilk söyleyeni belli olan edebî ürünlerdir. Genellikle "âşık" adı verilen kişiler tarafından dile getirildikleri için, bunlarla ilgili dala "âşık edebiyatı" veya "halk şiiri" de denmektedir. Bu daldaki eserleri diğer türlerden ayırmak için diğerlerine de "anonim halk şiiri" adı verilmektedir.
Her iki dalda da ilk kez ortaya konup, dile getirilen edebî ürün, dilden dile geçerken birtakım yeni eklemelerle, farklı motiflerle zenginleştirilir. Bazen de içindeki kelime, yer ve kişi adları çıkarılır veya değiştirilir. Zamanla ve yöreye bağlı olarak bu tür değişiklikler, o edebî ürünün değişik coğrafyalarda farklı anlatıları biçiminde karşımıza çıkar. Varyant adıyla bilinen dil ve kültür zenginliği, o edebî ürüne kattığı renkleri de ortaya koymaktadır. Dolayısıyla bir edebî ürünü, değişik bölgelerde farklı metinler olarak buluruz.
Maniler
MANİLER
Mâniler dört dizeden oluşan, genellikle yedi heceli ölçüsünde, uyaklı manzum bir türd ür. Türkiye’nin dört bir köşesinde, kızı, kadını, çocuğu, genci, yaşlısı özel eğlence günlerinde, düğünlerde, bayramlarda veya yeri geldiğinde hemen bir mâni söyleyiverir. Daha önceden öğrendiği, bir kültürel miras olarak koruduğu bu mâni, hemen herkes tarafından kolayca anlaşılır. Dili sade ve akıcıdır; içinde halkın anlamayacağı yabancı kökenli kelimeler yoktur.
Çok yaygın olarak bilinen mânilerde genellikle ilk iki dize, üçüncü ve dördüncü dizede vurgulanmak istenen düşünceye hazırlık yapma niyetiyle oluşturulur. Bu bakımdan aynı mâninin farklı sonları, varyantların değişik bölgelerde nasıl oluştuğunu da gösterir. Söz gelimi, çok bilinen bir mânimiz şöyledir:
1 Kadifeden kesesi
2 Kahveden gelir sesi
3 Nere mekân bağlamış
4 Ciğerimin köşesi
Bu mâninin ilk iki ve dördüncü dizeleri aynı kaldığı halde son iki dizesinin şu biçimlerde yer aldığını, yani yeni varyantlarla değişik bölgelerde karşımıza çıktığını görüyoruz:
3 Gündüz gelme gece gel, 3 Oturmuş koyun sağar,
3 Ne dedim de darıldın, 3 Oturmuş saçın tarar,
3 Nerelerden geliyor, 3 Oturmuş halı dokur,
3 Oturmuş gergef işler, 3 Sarhoş olmuş geliyor,
3 Oturmuş kitap okur, 3 Asker olmuş dönüyor,
3 Oturmuş mâni söyler, 3 Çavuş olmuş geliyor,
3 Oturmuş kumar oynar,
3 Oturmuş rakı içer,
3 Oturmuş mektup yazar
Bazı örneklerde de dördüncü dizenin değiştiği görülür. Söz gelimi;
1 Ayna attım çayıra,
2 Şavkı düştü bayıra,
3 Erenler el kaldırsın
4 İşim döndü hayıra,
mânisindeki son dizeler farklı varyantlar ile karşımıza çıkmaktadır:
3 Enişten amin desin, 3 Gökte Rabbim çattığın,
4 İşim döndü hayıra. 4 Yerde kimler ayıra?
3 Dua edin komşular 3 Oğlan beni almazsa
4 İşim dönsün hayıra. 4 Verem olup sarara.
Türküler
TÜRKÜLER

Türküler, anonim halk şiirinin en eski türlerinden biridir. Kelime olarak 16. yüzyılda Anadolu’da bulduğumuz türkü, anlam bakımından "Türk’e ait, Türk’e özgü, Türk’e mensup" anlamındadır. Bu terim sadece bir şiir biçimine değil, aynı zamanda özel ezgileriyle okunan edebî metinlere de ad olmuştur. Denilebilir ki, anonim özellik taşısın veya taşımasın, türkülerde belirleyici bir rol oynayarak hangi bölgeye ait olduğunu ortaya çıkran öge, o türkünün ezgisidir, tavrıdır, havasıdır, ritmidir.
Türkülerin ortaya çıkışları iki yolla olmuştur ve günümüzde de olmaktadır. Ya çok kısa bir zaman içinde anonimlik özelliğini kazanmıştır ya da bir halk şairinin, bir aşığın söylediği parça sonradan türkü olarak tanınmıştır ve türküyü yakanın adını da şiirin sonunda vermektedir. Her iki durumda da, türkü özel bir ezgi eşliğinde okunmaktadır. Türkü yakma terimiyle bilinen, bu ortaya koyma olayı, çok farklı sebeplere bağlanmaktadır. Türküler öteden beri önemli olaylar üzerine yakılır. Genç bir adamın vurulması, taze gelinin ölmesi, bir genç kızın kaçırılması, askere gidenlerin durumu, gurbet ellere gidiş, uzun süren hastalıklar, hasret kalma, buluşma özlemi, ürün toplama, yayla yollarında göç, memleketteki güzellikler, evlenme sürecinde kına yakma, düğün, kız evinden erkek evine gidiş, mevsimlerin özellikleri, kent güzellemeleri vb. ana konular olarak türkülerde işlenmişlerdir. Türkü sözlerinin arasında anlamı pekiştiren, vurgulayan ve her parçanın hemen arkasından tekrar edilen "nakarat" bölümü, hiç değiştirilmeden söylenir. Söz gelimi:
İki turnam gelmiş, yolda yorulmuş,
Şahin vurmuş, kanatları kırılmış,
O da benim gibi yârdan ayrılmış,
(nakarat)
Turnalar turnalar, telli turnalar,
Benden yâre selâm eylen turnalar.
Turnam nerden gelin arştan Maraş’tan,
Kanadın ıslanmış yağmurdan yaştan,
Turnam korkmaz mısın alıcı kuştan?
(nakarat)
Turnamın kanadı bir karış telden,
Çekerim ayrılık ne gelir elden,
Garip bülbül gibi ayrıldım gülden.
(nakarat)
veya yine çok bilinen ve yaygınlık kazanan şu türkü:
Gül olup koklamadım
Felek ayırdı gene
(nakarat)
Şirin nar dane dane
Gel güzel döne döne
Beyaz giyme üşürsün,
Güzellikte meşhursun
(nakarat)
Neynim güzel olduğun
Yad ellen konuşursun
(nakarat)
Evler göç göçe oldu
İki derdim üç oldu.
(nakarat)
Giderim, dur diyen yok
Kebap oldum yiyen yok.
(nakarat)
Ayrılık gömleğini
Benden başka giyen yok.
(nakarat)
Türkülerimizde dilimizin tadını bulduğumuz gibi, yaşanılan gerçeklerin acısıyla da karşılaşırız. İnsanlarımız beklentilerini, umduklarını, umutlarını türkülerle dile getirdiği gibi derdini, özlemini, acısını da onunla açığa vurur. Bazen kaderine, alın yazısına boyun eğmesini ifade eder, bazen de kaderine karşı çıkmasını...
Türkülerin en önemli özellikleri, bölgelerine göre belli bir ezgisinin ve ritmlerinin olmasıdır. Bu ana özelliklere bakarak türküler iki başlık altında incelenir: 1. Usullü türküler, 2. Usulsüz türküler.
Usullü türkülerin kırık hava adı ile tanındığını biliyoruz. Ege bölgesinde zeybek, Trakya ve Marmara bölgelerinde karşılama, Karadeniz kıyılarında horon terimleriyle bilinen usullü türkülere bazı şehirlerde farklı adlar verilir: Konya’da oturak, Eğin’de ala gözlü, Yozgat’ta sürmeli, Isparta’da ve Eğirdir’de datdiri, Kars ve Erzurum’da Sümmanî ağzı, Harput’ta şıkıltım vb.
Usulsüz türküler, belirli bir süreye veya ritme bağlı kalmaksızın nota değerleri ile usulü bulunmayanlardır. Bunların diğer adı olan uzun hava terimi daha yaygın olarak kullanılmaktadır. Bölgelerdeki farklılıklara göre ayrıca bozlak, hoyrat veya horyat, kayabaşı, maya, türkmani, ağıt, divan, Çukurova adlarıyla da bilinmektedirler. Söz gelimi, divan kendine has ezgisi, ritmi ve ayak denilen sazlı bir bölümü içinde bulundurur. Divan ezgisiyle usta okuyucular gazel okur ama, halk daha çok on beş heceli halk şiirlerini sever. Bu divan türünü Atatürk’ün de çok sevdiğini, 1937 yılında Elâzığ’a geldiği zaman sesleriyle ün yapmış olan Hafız Osman ile Mehmet Akar’dan divanlar dinlediğini biliyoruz.
Bütün olumlu özellikleriyle türkülerimiz Türk ulusunun yurt tuttuğu her yerde aynı coşkuyla söylenmiştir ve söylenecektir de... Boşa söylenmemiş, "Türküz, türkü çağırırız" diye...
Fıkralar
FIKRALAR

Türkiye’nin hemen her bölgesinde, dünyada da olduğu gibi, fıkra anlatmanın veya güzel anlatanı dinlemenin hemen tadına varılır, zevkle yaşanır o dakikalar... Çocukların da bildiği ve aktardığı Nasreddin Hocanın fıkralarından başlayarak, yöre insanının kendileri arasından çıkan taklitçi, komik veya nüktedan kişilerin maceraları o yörelerde birer fıkra olarak anlatılır. Günümüze kadar gelen bu fıkra kahramanları arasında özellikle Bektaşîler, Karadenizlilerden Temel veya Dursun, Yahudiler, bütün Türkiye’de bu yönleriyle tanınırken, bölgelerinde de Bekri Mustafa, Karatepeli, Oflu hoca, Erzurumlu Naim Hoca vb. yerine göre ders verecek biçimde fıkralarıyla, literatüre girmişlerdir ve günümüzde de bu ünleriyle yaşamaktadırlar.
Fıkralar, nerede, kim tarafından ve hangi şartlarda ortaya konduğu çoğu zaman kesinlikle belli olmayan sözlü kültür örneklerindendir. Aynı kültürün diğer türlerinde de (masal, efsane, bilmece, atasözü vs.) olduğu gibi oluştuğu yer ve yaratıcısı zamanla unutulmuştur ve anonim olma özelliğini kazanmıştır. Kulaktan kulağa aktarılan fıkraların, hemen her yörede ve hatta her anlatışta kahramanı kolaylıkla değişebilir. Fıkralar her kim tarafından ilk kez ortaya konmuş olursa olsun, zaman geçince ve bölge değişince bu yaratıcı tip unutulur, ancak fıkra içindeki asıl olay çarpıcı noktalarıyla hatırda tutulup, başka bir fıkra kahramanına mal edilerek anlatılır.
Bütün bu fıkralardaki ana mizah unsuru bir komik olayı vurgulamak değildir. Asıl dayanak var olan, ortada görünen bir gerçeği beklenmedik, alışılmadık bir sonla bitirme amacıyla anlatmak ve ancak ondan sonra güldürebilmek... Dar görüşlülüğe, yobazlığa, cahilliğe, basit kurnazlığa, karanlıklara karşı çıkan Nasreddin Hoca fıkralarının yanı sıra bilgisiz, hoşgörüsüz, tahammülsüz ve cahil softalara karşı çıkan Bektaşî fıkraları, saray ve konakların görgüsüz zenginlerinin tutum ve davranışlarıyla eğlenen İncili Çavuş fıkraları hep gerçekleri anlatmaya çalışırlar. Yörelerde adı bütün Türkiye’ye yayılmamış nüktedan insanlar da aynı amaçla insanların dikkatlerini çekmek isterler gerçeklere... Ancak böyle yapılırsa veya anlatılırsa, insanlar daha iyi ve çabuk gerçeklerin farkına varırlar diye niyetlenilmiştir ve böylece niyetler de gerçekleşmiş olur. Her bir fıkra, saatler boyu tartışılacak ders konusudur bu yönüyle...
Fıkraların bir başka özelliği de konuşma dilinin bütün kıvraklığını, canlılığını, güzelliğini ortaya çıkarmasıdır. Güzel Türkçeyi iyi bir fıkra anlatıcısının ağzından daha iyi duyarız. Konuşmanın doğallığını ve sınır çizilemez, tahdit konulamaz özgürlüğünü fıkralarda buluruz bütün öğeleriyle... Çocuklarımızın eğitimine bu yönüyle de yardımcı olur fıkralar. Bir yandan dil ve konuşma eğitimine yardım ederken, diğer yandan zekâsının ve anlayışının gelişmesine de yardım eder. Her duyduğu veya gördüğü olayın, bir de arka yüzünün bulunduğunu hatırlamasına yardımcı olur, destek verirler. Onların tatlı dilli, güler yüzlü, her yerde aranan, sevilen bir kişilik kazanması, fıkraları bilmesine, iyi anlatmasına ve yerinde kullanmasına bağlıdır. En ciddi konularda sertçe tartışırken bile, yerinde-zamanında anlatılan bir fıkra, arada oluşan buzları eritir, konuşmaları mutlu ve olumlu bir sonuca doğru götürmekte baş rolü oynar.
Bilmeceler
BİLMECELER
İnsanlarımızın geniş ve zengin hayal dünyasında duygu ve düşüncelerine karşısındakini ortak etmesine yarar bilmeceler... O renkli dünyanın örnekleridir bilinmesi istenilen çözüm kelimeleri... Tertemiz bir Türkçe ile, yarı şiirimsi bir anlatımla dile getirir sorusunu: “Benim bir kalburum var/Akşamdan atarım/ sabahtan toplarım” dediğinde sözü edilen zamanın özelliğini de düşünmek gerek. İyi düşünülürse bunun çözümünün “yıldızlar” olduğu bilinir ve ortaya konan ödül kazanılır. Bilinmezse önden kesilen cezaya razı olunur. Ya da karpuz; yeşil mantolu, kırmızı fistanlı, siyah düğmeli tanımından daha farklı nasıl sorulabilir ki?... Ancak insanlarımız böyle bir tek tarife sığdırmaz sorduğunu... Her bölgede, her yörede farklı farklı eklemeler, çıkarmalar yapılır söz yığınlarına, kimi uyaklı kimi uyaksız, kimi önde kimi arkada dizilir bu şiirsel anlatımda... Söz gelimi hem Türkiye’de, hem Türkiye dışındaki Türk topluluklarında çok bilinen ve çözümünü en altta vereceğim, şu metinler farklı oluşumlar gösterirler. İki parçacıktan oluşan sorumuzun değişik biçimlerini ve yerlerini göstererek soralım bakalım: Bu nedir?
1. Dam üstünde / 2. yarım ekmek (Trabzon); 1. Dam başında / 2. (Genel); 1. Yük üstünde / 2. (Aydın, Çorum); 1. / yarım simit (Trabzon); 1. / yarım çörek (Genel); 1. / yarım pide (Erzurum, İstanbul); Dam ardında bir parça ekmek (Malatya); Ev üstünde / yarım çörek (Ankara, Bulgaristan), Ev üstünde / yağlı poğaça / Antakya); Ev üstünde / yarım pide (Trabzon); Ev üstünde / yağlı turta (Vidin-Bulgaristan); Fırın üstünde / yarım somun (İstanbul); Sandık üstünde / yarım çörek (Genel); Yol üstünde / yarım somun (Sivas); Yük üstünde / 2. (Malatya); Yük üstünde / yağlı çörek (Çorum); Yük üstünde / yarım kömbe / Gümüşhane, Sivas); Yük üstünde / yarım çörek (Ankara); Yük üstünde / yarım kete (Kayseri, Ankara); Yüklük üstünde / yarım ekmeğim (Edirne); Yüklükte / yarım çörek (İzmir) vb...
Bu kadar bol örneğe bakarak yine de bilemediyseniz, artık sabrınızı taşırmayalım ve çözümü söyleyelim: Ay!
|
|
| |
Efsaneler
EFSANELER

Türkiye’nin hemen her bölgesinde halk arasında dilden dile aktarılan efsaneler, insanların gerçekten olduğuna, yaşandığına dair kuvvetle inandıkları olağanüstü kişi ve olayların, gerçek hayatta sanki çok yakın bir geçmişte olmuş bitmiş gibi anlatıldığı yarı masalımsı kısa hikâyelerdir. Türkiye’de her köşede rastlanılan dince ulu kişilerin mezarlarına ayrı bir özen gösterilir ve yatır adı verilen bu mezarların sahipleri hakkında olağan dışı motiflerle süslü olaylar aktarılır. Halk bunu yalanlamaz, doğru kabul eder, inanır ve gelecek kuşaklara da atasından-anasından duyduğu gibi aktarır. Dağ, tepe, dere, köy veya diğer yer adlarının kökeni veya taşların olağan dışı dizilip bambaşka bir görüntü oluşturması, bazı hayvanların fiziksel özelliklerinin ve biçimlerinin açıklanması, kutsal sayılan su kaynakları ve daha yüzlerce konu, efsanelerin oluşmasına katkı sağlamışlardır. Ayrıca tarihi kişilikler, aradan yüzlerce yıl geçmiş olmasına rağmen bu efsaneleriyle bugün bile halk arasında varlıklarını sürdürüyorlar. Söz gelimi, Hacı Bektaş Veli, Hacı Bayram, Akşemseddin, Hazreti Süleyman ve daha niceleri bu tür efsaneleriyle halkımızın günlük yaşayışında bile hemen yanıbaşındadırlar.
Efsanelerin köklerinin önemli bir bölümünü Anadolu kökenli mitolojik olaylarda görebiliriz. Çağlar öncesinde var olduğuna inanılan çok tanrılı ve tanrıçalı hayatın birçok olayı, mitlerle süslenmiş, işlenmiş ve mitoloji içinde yerini almıştır. Günümüze kadar gelebilen yazılı kaynaklardaki mitolojik olayların büyük bir bölümü ise, o yöre insanları arasında sanki kendi atalarının-ninelerinin başından geçmiş gibi, gerçekleşmişcesine günümüzde de anlatılabilmektedir. Söz gelimi, Kral Midas’ın uzun kulakları ile ilgili efsaneyi veya Çanakkale boğazında geçtiğini mitolojide okuduğumuz Hero ile Leandros’un hikâyelerini bugün Anadolu’da sadece oralarda değil, başka yerleşim merkezlerinde de birer efsane olarak duymamız mümkündür. Anadolu’nun birçok yerinde yeryüzüne çıkan pınar, kaynak veya göze ile ilgili olarak anlatılan; kutsal, ermiş, ulu bir kişinin elindeki sopasını, asasını yere vurarak insanları susuzluktan kurtarmasını açıklayan efsanelerin, mitolojideki kanatlı at Pegasos’un ayağını yere vurmasıyla oluşturduğu Hippokrene (At pınarı) ile bir bağlantısı, çağlar boyu kopmadan gelmiş olamaz mı?
İlmi araştırmalar neticesinde görüldüğü gibi, "milli kültür" istikbalde devam edecek olan veya devam etmesi arzulanan milli varlığın en mühim öğesi; istikbalin sahibi ve ışığı olan gençlik ise, saflık, güzellik, temdik, dürüstlük, canlılık demektir. Bu sebeple milli kültür ile gençlik arasında çok şifa ve kopmaması gereken milli ve manevi bir bağın bulunduğu göz önünde tutulursa, milli kültür deyince gençlik, gençlik deyince de milli kültür aklımıza gelecek; milli kültür olmadan, arzu edilen ideal bir gençlik düşünmek ve beklemek mümkün olamayacağı gibi, iyi yetişmiş, şuurlu bir gençlik olmadan da milli kültürü korumak, geliştirmek ve devam ettirmek mümkün olamayacaktır.
Bu genel girişten sonra, kültür, milli kültür ve gençlik kavramlarım açıklayarak, aralarındaki bağ ve münasebeti genel çizgileriyle ifade etmeye çalışalım.
Bizde kültür ve medeniyet konulan üzerinde ilk ilmi araştırma yapan düşünür Ziya GÖKALP "Hars, yalnız bir milletin dini, ahlakı :. iktisadi ve fenni hayatlarının ahenkli bütünüdür"şeklinde tarif ederken; kültür ve kültür değişmeleri üzerindeki araştırmaları ile ün yapmış olan Prof. Dr. Mümtaz Turhan: "Kültür bir cemiyetin sahip olduğu maddi ve manevi kıymetlerden teşekkül eden öyle bir bütündür ki, cemiyet içinde mevcut her çeşit bilgiyi, alakalan, itiyatları, kıymet ölçülerini, genel durum ve zihniyet ile her nevi davranış şekillerini içine alır" şeklinde açıklar. Devlet kurucumuz Atatürk ise: "Kültür okumak, anlamak, görebilmek, görebildiğinden mana çıkarmak, ders almak, düşünmek, zekayı terbiye etmektir" şeklinde tarif eder.
Görülüyor ki, kültür bir cemiyetin hayat belirtileri olarak tabii yaşama ihtiyaçlarından doğmuş, onlara çare bulma tarzları olarak ortaya çıkmıştır. İnsanoğlunun biyolojik, sosyal ve ruhi olmak üzere üç türlü ihtiyacı olup, bunları kısaca milli ve manevi ihtiyaçları olarak da ifade edebiliriz. İnsan ve cemiyetin değer yargılan da diyebileceğimiz bu ihtiyaçlar, günümüzde milli ve manevi kültür olarak ifade edilmektedir.
Şimdi de tebliğimizin konusunu teşkil eden milli kültürü açıklayalım. Milli kültür, bir arada yaşama arzu ve iradesini duyan, tarihi ve gelenekleri içerisinde birlikte yaşama şuuruna erişmiş cilan, aynı dili konuşan ve bu sebeple de ortak değerleri bulunan milletlerin ortaya çıkardığı değer yargılarının ahenkli bir bütünüdür. Yani milli kültür: "Millet haline gelmenin temel unsuru olduğu kadar, millet halinde gelişmenin de temel şartı"dır. "Her milletin mutlaka bir milli kültürü vardır, her milli kültür de muhakkak bir millet yaratacaktır. Bu cümleden olarak, millet hayatının temeli milli kültürdür. Çünkü, millet kültür birliği demektir, kültür birliği olan cemiyet demektir". Şu halde milli devlet milli kültüre dayalı devlet demektir. Milli devlet, milli kültürü koruyan, geliştiren, yücelten ve milli hayatın bu vasat içinde sürüp gitmesini temin eden, böylece ferde ve millete hakiki saadet yolunu açan organizasyon demektir. Hal böyle olunca, insanlık tarihinin genel atası içinde milli kültürün yeri, önemi ve değerinin büyük olduğu kendiliğinden anlaşılır. Çünkü milletler, milletler ailesi içindeki, varlıklarını ancak ve ancak kendilerini meydana getiren ve devam ettiren milli kültürlerine borçludurlar. Bu görüşten hareketle, Türk milletini dünden bugünlere getiren değerlerimize sahip çıkmak, onları yozlaştırmadan korumak ve milli kültürümüzü yükseltmek başlıca milli vazifemiz olmalıdır.
Milli Kültürü Koruyarak Yükseltecek Olan Gençliğe Gelince
Gençlik, dün ile bugün arasında köprü kurarak, yarına ışık tutan, istikbalde millet, vatan, istiklal ve devletin mukadderatını elinde bulunduracak olan "kökü mazide olan atidir". Bir ülke hangi rejimle idare edilirse e-dilsin, rejimin ve istiklalinin teminat unsurlarının başında, o milletin gençliği gelir. Buna göre gençlik, devletin bilgisi ve denetimi altında, aile-çevre-okul-işyeri-basın-yayın işbirliği içinde, bütün yönleriyle milli şuuru, milli terbiyeyi ve milli kültürü aklın ve ilmin ışığında almaya yönelmiş; bedenen, ruhen ve fikren sağlam ve şuurlu bir şekilde devlet ve millet hizmetini canla başla yürütmek üzere bekleyen yarının büyükleridir.
Bir ülkenin gençliği, şüphesiz o milletin yalnız lise ve üniversitede okuyan gençlerinden ibaret değildir. Kız-erkek, asker-sivil, işçi-köylü-şehirli, okumuş okumamış, 14-24 yaş arasındaki bütün millet fertleri, o ülke gençliğinin birer uzvudurlar. Dinç, dinamik ve zihnen bulunan gençlik, her ülkenin ve milletin geleceği demektir. Her milletin gençliği, ülkenin fikri ve ruh yapısını temsil ettiği kadar, organik olarak da, o milletin doğacak yardımının yükünü taşır. Milletlerin yarınları, gençlerin müspet rolleriyle aydınlanır veya menfi tesirleriyle kararır, parlar veya söner. Hür düşünce, her şeyi öğrenme merakı; gerçeğe, çevreye karşı tenkitçilik; spor bilgi ve sanata heves; görüşlerde yenilik, fikirlerde inkılapçılık her çağın ve her milletin gençliğinde var olan hususlardır, işte bir milleti kalkındırmak, yükseltmek ve yaşatmak isteyen vatanseverlerin de; alçaltmak, batırmak ve yok etmek isteyen vatan hainlerinin de gençleri hedef seçişlerinin sebebi budur.
İstikbalimizi emanet edeceğimiz gençlere; dilimiz, edebiyatımız, tarihimiz, dinimiz, sanatımız, folklorumuz, örf, adet ve ananelerimiz, kısaca kültür ve medeniyetimiz çok dikkatli ve şuurlu bir şekilde öğretildiği taktirde, "Türk milletinin bütün fertlerini kaderde, kıvançta ve tasada ortak yapan" duygu, düşünce ve ülkülerimiz ile bizi diğer milletlerden ayıran milli kültürümüz daima canlı kalacak; bu sayede de milletimizin özü değişmeyecektir. Bu öze, duyguya, ruha ve inanca bağlı kalmak şartıyla, başka kültür ve medeniyetlerle de münasebetler kurmak, onlardan da bazı değerler almak, devamlı bir gelişme ve yenileme içinde bulunmak suretiyle Atatürk'ün gösterdiği hedef olan: "Milli kültürümüzü muasır medeniyet seviyesinin üzerine çıkarma" yolunda istikbale doğru emin adımlar atılabilecektir.
Türk gençliğinin dün-bugün-yarın köprüsünü kurabilmesi; iyi-kötü, yararlı-zararlı, doğru-yanlış, haklı-haksız, gibi milli ve milletlerarası değer hükümlerini kavrayabilmesi için, milli kültürümüzü çok iyi bir şekilde öğrenmesi şarttır. Ancak o zaman milli ve manevi değerlerimizle bağdaşmayan yıkıcı, bölücü, bozguncu akımlara kapılarımız kapalı olacak ve böylece de milli birlik ve beraberliğimiz daim kalacaktır. Buna karşılık, eğitim ve öğretim yuvalarından çıkan gençlerin, milli kültürden yani milli ve manevi değerlerimizden habersiz olarak yetişmeleri, meslek hayatları sırasında telafisi mümkün olmayan yaralar açacak ve bundan da devlet ve millet sonsuz zarar görecektir.
Ferdi şahsiyeti besleyen milli şahsiyet, milli kültür yoluyla teşekkül ettiğinden; gençlere milli kültür duygusu, bilgisi ve şuuru vermek suretiyle, bugün lise veya üniversite öğrencisi olan Türk genci, ilmi ve milli şahsiyetiyle yarın memleket mukadderatına hakim olacak ve devlet hizmetinde mühim vazifeler ifâ edecektir. Yani o; avukat, savcı, hakim olarak adaleti koruyacak; asker olarak vatanı müdafaa edecek; öğretmen olarak bir maneviyat mimarı sıfatıyla, öğrencileri eğitecek, fedakar ve vefakar nesiller yetiştirecek; edip ve sanatkar olarak ince hayali ve kudretli kalemi ile Türk'ün duygularını dile getirecek; teknik adam olarak vatanı imar edecek; doktor olarak Türk insanının sağlığını koruyacak; gazeteci olarak millete rehberlik edecek; siyasetçi olarak milli menfaatları ülke içinde ve dışında başarıyla koruyacak, Türk milletinin itibarını yükseltecek, hürriyet ve demokrasinin savunucusu olacaktır. Hülasa Türk genci, hangi mesleğe girerse girsin, şunları asla unutmayacaktır: Her şey vatan, millet, istiklal, bayrak, milli ve manevi değerler içindir.
Netice olarak diyebiliriz ki; ruhu, karakteri, ahlaki meziyetleri ve milli-manevi değerleriyle Türk kalmak, ama ilimde, fende, teknikte ileri olmak için, milli kültürümüz eğitimin temel ilkeleri arasında vazgeçilemez bir öğe olmalıdır. Milli kültürün muhtevası, eğitimin oturduğu en sağlam temellerden biri sayılmalıdır. Böylece gençler, milli kültürümüze karşı ilgi, sevgi ve saygı duyacak, ruhlarındaki boşluk milli ülküler ve duygularla dolacak, milli tarih şuurunu alarak, sadece geçmişiyle öğünen değil, geleceğine de güvenle, ümitle bakan yapıcı ve yaratıcı kişiler olarak yetişecek, vatanın kutsallığı şuuruna ererek, vatanını sevecek, devletini sayacak, çağdaş medeniyet ve insanlık değerlerini tanıyarak ilgi duyacak, ilmi faaliyetlerde bulunacak, milli tarih ve milli kültür hazinelerimizi, kültür ve medeniyet çevrelerimizi, kültür elçilerimizi ve bunların Türklüğe ve insanlığa hizmetlerini öğrenmek suretiyle aşağılık duygusuna düşmeyerek, yabancı kültürlere hayranlık duymayacak, eğilmez ahlakı ve bükülmez hür iradesiyle ilmi menfaatlar yanında yer alarak; milletini, vatanını, devletini, bayrağını, istiklalini, tarihini, coğrafyasını, milli ve manevi değerlerini Türk Milliyetçiliği esasları çerçevesinde severek öğrenen, koruyan ve kollayan milli birlik ve beraberlik içinde Milli Kültür ile içice bir Türk Gençliği yetişecek ve istikbalimize hakim olacaktır.
TÜRK DİL ÇALIŞMALARI
Bir milletin birlik ve varlığını sürdürebilmesinde dilin çok önemli bir yeri vardır. Bunu çok iyi bilen Atatürk, Türk Dili'nin zenginleşmesi ve sadeleşmesi için çalışmalar yaptı.
Osmanlı Devleti'nin ilk zamanlarında, sade bir Türkçe kullanılıyordu. Zamanla Arapça ve Farsça'dan birçok kural ve kelime dilimize girdi. Böylece Arapça, Farsça ve Türkçe kelimelerden oluşan Osmanlıca karma bir dil olarak ortaya çıktı. Yöneticiler ve aydınlar Osmanlıca'yı kullanırken, halk Türkçe konuşuyordu. Dildeki bu ayrılık Türkçe'nin gelişmesini ve mîllî bütünlüğün kurulmasını engelliyordu.
On dokuzuncu yüzyılın ortalarından itibaren dilin sadeleşmesi ile ilgili çalışmalar yapıldı. Fakat olumlu bir sonuç alınamadı. Cumhuriyetin ilânından sonra, Türkçe'nin yabancı dillerin etkisinden kurtarılması çalışmalarına hız verildi. Türk dili ile ilgili çalışmalar yapmak üzere Atatürk'ün emriyle Türk Dilini Tetkik Cemiyeti (Türk Dil Kurumu) kuruldu (1932). Bilim ve fikir adamlarının katıldığı bir dil kurultayı toplandı. Bu kurultayda, halkın anlamadığı özellikle Arapça ve Farsça'dan Türkçe'ye geçmiş olan kelime ve deyimlerin Türkçe karşılıklarını bulmak üzere çalışmalar yapılmasına karar verildi. Bu çalışmalar sayesinde yazı dili ile konuşma dili arasındaki fark
ortadan kaldırıldı.
Türk diline gereken önemin verilmesini Atatürk şu sözleriyle ifade etmiştir "Türk dilinin, kendi benliğine, aslındaki güzellik ve zenginliğine kavuşması
için, bütün devlet teşkilâtımızın dikkatli ve alâkalı olmasını isteriz." Türkçe'nin milletimiz için önemini de "... Türk Dili, Türk Milleti için kutsal bîr hazinedir... Türk Dili, Türk Milleti'nin kalbidir, zihnidir" diyerek belirtmiştir.
MİLLİ KÜLTÜR VE ATATÜRK
Kültür kelimesi Türkçe'ye Fransızca'dan girmiştir. Toprağı sürmek, ürün elde etmek ve onları geliştirmek anlamındadır. Kelime daha sonra insan vücudunu ve ruhunu terbiye etme, sanat ve fikir eserlerini geliştirme anlamlarım da içine alan geniş bir mana kazanmıştır. Kültür maddî ve manevî her şeyi işlemek ve geliştirmek demektir.
Millî kültür ise bir millete kimlik kazandıran, diğer milletlerle arasındaki farkı belirlemeye yarayan, tarih boyunca meydana getirilen o millete ait maddî ve manevî değerlerin uyumlu bir bütünüdür. Bir toplumu millet yapan ve onun bütünlüğünü sağlayan millî kültürdür.
Tarih bir milletin bütün fertlerinin bilmesi, benimsemesi koruması ve geliştirmesi gereken kültür hazinelerinden biridir. Tarih, milletin geçmişteki varlığı, onun mirası ve bugüne kalan hatırasıdır. Türk Milleti'nin bugün üzerinde yaşadığı topraklar, onu vatan yapmak için şehit olan, koruyan, işleyen atalarımızın, yani tarihindir. Bunların bilinmesi ve korunması her Türk için bir vazifedir.
Dil, bir milletin kültürel değerlerinin başında gelir ve bir milletin temelini oluşturur. Dil, duygu ve düşünceyi insana aktaran bir vasıta olduğu için, duygu ve düşünce birliği dil ile gelişir. Kendi milletinin tarih ve kültürünü öğrenmek ve incelemek isteyen her Türk, dilini bilmek zorundadır. Türkiye'de Türkçe bilmeyen hiçbir vatandaş kalmamalıdır.
Atatürk, Türkiye için ekonomik kalkınma yanında sosyal ve kültürel kalkınmaya da aynı ölçüde yer verilmesi gerektiğine inanmıştır. Bir milletin haysiyetli bir şekilde varlığını devam ettirmesinde, bir toplumun millî şuura erişmesinde en büyük rolü kültür oynar. Bunu çok iyi bilen Atatürk, "Millî şuurun ayakta kalabilmesi ve uyanık bulunması için dil ve tarih uğrunda çalışmaya mecburuz." diyerek millî şuur konusunda ne kadar duyarlı olduğunu ortaya koymuştur . Yine Atatürk, kültür birliğinin bir milleti millet yapan, ona yaşama gücü veren, diğer milletler arasında kişilik kazandıran başlıca unsur olduğunu çok iyi bilmekteydi. Bununla ilgili şu sözleri çok önemlidir: "Millî kültürün her çığırda açılarak yükselmesini Türk Cumhuriyeti'nin temel direği olarak temin edeceğiz".
"Türkiye Cumhuriyeti'nin temeli Türk kahramanlığı ve Türk kültürüdür."
Bu sözler, Cumhuriyet Türkiye'sinin millî kültüre dayalı olarak yükselip gelişeceğinin bir ifadesidir.
Atatürk, millî kültür konusunda hedeflerin neler olduğunu da şöyle belirtmiştir: "Yüksek bir insan cemiyeti olan Türk Milleti'nin tarihî bir vasfı da güzel sanatları sevmek ve onda yükselmektir.
Bunun içindir ki milletimin yüksek karakterini, yorulmaz çalışkanlığını, yaratıcı zekâsını, ilme bağlılığını, güzel sanatlar sevgisini ve millî birlik duygusunu sürekli ve her türlü incelemelerle besleyerek geliştirmek millî ülkümüzdür."
MİLLİ TARİH
Tarih, bir milletin birikim ve tecrübelerinin yeni nesillere aktarılmasını sağlayan bir bilimdir. Tarih bilimi, insanların zaman içinde geçirdikleri gelişmeleri, sebep sonuç ilişkileri kurarak araştırıp değerlendirir. Geçmişteki olaylardan ders almayan milletler kendilerini günün şartlarına uydurmakta zorluk çekerler. Bu nedenle tarih, bir millet için en faydalı bir kaynak, en sağlam bir hazinedir. Tarihi zengin bir millet, manevî miraslara sahip güçlü bir millettir.
Osmanlı Devleti'nin eğitim sisteminin birlikten yoksun oluşu , tarih alanında da farklı tarih anlayışları ortaya çıkarmıştı. Medreselerde genellikle İslâm tarihi okutulurken, diğer okullarda da yalnız Osmanlı Tarihi okutuluyordu. İslâmiyet öncesi Türk tarihine önem verilmiyordu. İnsanlık tarihi kadar eski olan Türk Milleti'nin tarihi ihmal ediliyordu. Ayrıca, Avrupalılar da Türk Tarihi hakkında asılsız iddialarda bulunuyorlardı.
Atatürk haksız, düşmanca ve bilimsellikten uzak bu tarih iddialarının yanlış olduğuna inanıyordu. Bu konudaki yanlış görüşlerin düzeltilmesi gerekiyordu. Bu amaçla çalışmalar yapmak üzere bilim adamları görevlendirildi. Önce, Türk Tarihi'yle ilgili yabancı dillerde çıkan kitaplar Türkçe'ye çevrildi. 1930 yılında, Türk Milleti'nin dünya tarihindeki yerini ve rolünü kısaca belirten bir kitap yazıldı. Bir yıl sonra Türk Tarihi'ni her yönüyle araştırmak üzere, Atatürk'ün direktifleri ile Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti (Türk Tarih Kurumu) kuruldu (1931). Bu cemiyetin çalışmalarıyla, Türk Tarihi, büyük ölçüde gün ışığına çıkarıldı. 1931 yılında okullar için dört ciltlik bir genel tarih kitabı çıkarıldı. 1932'de bilim adamları ve öğretmenlerin katılımıyla Türk Tarih Kongresi toplandı.
Atatürk yeni bir görüş olarak Türk Tarih Tezi'ni ortaya koydu. Bu tezin özü şudur: "Türk Milleti'nin tarihi şimdiye kadar tanıtılmak istenildiği gibi yalnız Osmanlı Tarihi'nden ibaret değildir. Türk'ün tarihi çok daha eskidir ve bütün milletlere kültür ışığını saçmış olan millet, Türk Milleti'dir." Bu tezle, millî tarihimiz gerçek karakterini kazandı.
Bir toplumun millet hâline gelmesinde ortak tarihin büyük bir yeri vardır. Türk Tarihi uzun bir geçmişe dayanır. Orta Asya'dan dünyanın çeşitli yerlerine dağılmış olan atalarımız gittikleri yerlerde birçok devlet kurup, yüksek bir medeniyet meydana getirdiler. Tarih boyunca Büyük Hun, Göktürk, Büyük Selçuklu ve Osmanlı Devleti gibi birçok devlet kurmuş olan Türk Milleti, köklü ve zengin bir tarihe sahiptir. Orta Doğu'da, Balkanlar'da ve Afrika'da, Türk kültürünün izleri hâlâ varlığını sürdürmektedir.
Türkler'in en belirgin özelliği, hür ve bağımsız yaşama, dünyaya hâkim olma düşüncesidir. Türk tarihinde bunun pek çok örneği vardır. Fakat Türkler münasebette bulundukları veya idareleri altına aldıkları kavimlere saygılı ve adâletli davranmışlardır. Türk'ün bu başarısını sadece kaba kuvvetle izah etmek çok yanlış bir görüştür.
Türkler Avrupalılar'ın iddia ettiği gibi, idare ettikleri milletlerin medeniyetlerini yok etmemişler, aksine onları koruyarak günümüze kadar ulaşmalarını sağlamışlardır. Türkler'in Anadolu'da ve Balkanlar'da meydana getirdikleri kültür ve medeniyet tarihin en güzel ve en üstün, en insanî ve en ince medeniyetlerinden biridir. Türk âdetleri, Türk yemekleri, giyim tarzı Balkan Milletleri'nin çoğunu etkilemiştir. Bugün dünyadaki devletlerin ordularında kullanılan onlu sistem (Askerî birliklerin 10, 100, 1000, 10.000 kişilik birlikler hâlinde teşkilâtlanması) Hun Türkleri'nin bulduğu bir sistemdi.
Türk Milleti, dünya medeniyetine her alanda büyük katkılarda bulunmuş bir millettir. Bu gerçeklerin ortaya çıkarılması Atatürk'ün başlıca hedefi olmuştur. O, bu konuda şöyle demektedir: "Büyük devletler kuran atalarımız, büyük ve geniş kapsamlı medeniyetlere de sahip olmuştur. Bunu aramak, incelemek, Türklüğe ve dünyaya bildirmek bizim için bir borçtur. Türk çocuğu, atalarını tanıdıkça daha büyük işler yapmak için kendinde kuvvet bulacaktır."
Bir milletin, gücünü tarihten aldığını çok iyi bilen büyük Önder, şu sözleriyle tarihin önemini dile getirir: "Türk kabiliyet ve kudretinin tarihteki başarıları meydana çıktıkça, bütün Türk Çocukları kendileri için gerekli atılım kaynağını o tarihte bulabilecektir. Bu tarihten, Türk Çocukları bağımsızlık fikrini kazanacaklar, o büyük başarıları düşünecekler, harikalar yaratan adamları öğrenecekler, kendilerinin aynı kandan olduklarını düşünecekler ve bu kabiliyetle kimseye boyun eğmeyeceklerdir."
Atatürk'ün tarih görüşü medenî ve birleştiricidir. O, insanlığı geniş bir aile kabul eder. Aralarında anlaşarak mutluluk yolunda beraberce çalışmaları gerektiğini belirtir. Onun: "İnsanları mutlu edecek tek vasıta, onları birbirine yaklaştırmak, birbirlerini sevdirmek, karşılıklı maddî ve manevî ihtiyaçlarını sağlamaya yarayan hareket ve enerjidir." sözü ile Türk Milleti'nin mutluluğuna verdiği değeri diğer milletler için de vermiş olduğu açıkça belirtilmektedir.
Atatürk, Türk Tarihi'ne büyük önem verdi. O, Türk milliyetçiliği görüşüne dayanan bir millî tarih anlayışını benimsedi. Atatürk, bu görüşünü "büyük devletler kuran atalarımız büyük ve kapsamlı medeniyetlere de sahip olmuştur. Bunu aramak, tetkik etmek, Türklüğe ve cihana bildirmek bizler için bir borçtur" ve "Türk Çocuğu atalarını tanıdıkça daha büyük işler yapmak için kendinde kuvvet bulacaktır." sözleriyle dile getirmiştir.
GÜZEL SANATLAR
Sanat, kültürü meydana getiren unsurlardan biridir. Atatürk, Türk sanatının araştırılmasını, Türk toplumuna ve dünyaya tanıtılmasını istiyordu. Bunun için imkânlar sağladı, yol gösterdi, teşvik etti. Sanatı ve sanatçıyı övücü sözler söyledi. Bu sözlerinden bazıları şunlardır: "Hepiniz mebus olabilirsiniz, vekil olabilirsiniz, hatta cumhurbaşkanı olabilirsiniz, fakat bir sanatkâr olamazsınız." "Yüksek bir insan cemiyeti olan Türk milletinin tarihî bir vasfı da güzel sanatları sevmek ve onda yükselmektir."
Güzel sanatlar, bir milletin duygu, düşünce, görgü ve zevkinin bir yansımasıdır. Bu nedenle güzel sanatlar, bir milletin tanınmasında önemli rol oynar. Sanat, milletleri birbirine yaklaştıran önemli bir kültürel etkinliktir. Bir milletin güzel sanatlarda ileri gitmesi, o milletin diğer milletler tarafından kolayca tanınmasını sağlar.
Bir milletin kültür seviyesi, meydana getirdiği sanat eserleri ile ölçülür. Güzel sanatlara önem veren milletlerin dünya görüşleri de değişir. Güzel sanatlar alanında eserler veren milletler, diğer milletler karşısında saygınlık kazanırlar. Bu nedenle sanat alanındaki başarılar, millî kültürün yükselmesinde önemli rol oynar.
Sanatkârlarına önem veren toplumlar her zaman gelişmişler ve yükselmişlerdir. Sanat ve sanatçıya çok önem veren Atatürk, "Hayatlarını büyük bir sanata vakfeden bu çocukları sevelim." diyerek toplumların sanata ve sanatkârlara önem vermeleri gerektiğini vurgulamıştır.
Cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren güzel sanatların bütün dallarında gelişmeye önem verildi. İstanbul'da Güzel Sanatlar Akademisi ile Devlet Resim ve Heykel Müzesi açıldı. Avrupa'ya resim, heykel ve müzik öğrenimi için öğrenci gönderildi.
1936'da Ankara Devlet Konservatuvarı kuruldu. Tiyatro için yurt dışından uzmanlar getirildi. Böylece çağdaş Türk sanatının oluşması sağlandı.
|
|
|
|
|
|
| |
ZİYARET EDENLERİN SAYISI: 2 ziyaretçi (4 klik) kişi burdaydı! |
|
|
|
|
|
|
|